Postacı hakkında kötü emeller beslerken nihayet kapımı çalmış.Motorcum sömestr tatiline girdi ama 15 gün de olsa çalış oğlum sözlerimi iki etmiyerek sağolsun Şükran ve Nadir bey sayesinde hemen bir otelin mutfağında çalışmaya başladı.Dün akşam gececiydi, geç gelicem deyince bende Mukoş'uma gittim, saat 9 beni arıyor ben geldim ama en önemlisi sana Miami'den kocaman bir zarf var, amanın ben artık dururmuyum, fırladım geldim eve...Duygularımı nasıl ifade edeceğimi bilemiyorum.Moonsun, okadar mutlu oldum ki, zarfı evirdim , çevirdim, oğlumla birlikte dikkatle açtık ve özenle , sevgiyle, samimiyetle yapılmış bu kart ve bir çift küpe çıktı. Sanal alem, sanal değildi, ete kemiğe bürünmüş avuçlarımın içinde duruyordu, taa kıtalar aşmış bana ulaşmıştı. Yüreğim ısındı, benim için yapılmıştı, renkler en sevdiklerimdi... Bakarmısınız şu güzelliğe, inceliğe...
MOONSUN; sana çok teşekkür ediyorum, beni onurlandırdın, mutlu ettin, bunun bin kat fazlasını yaşamanı diliyorum, tüm iyi dileklerimi ve sevgilerimi gönderiyorum...
31 Ocak 2008 Perşembe
Postacı Geldiii !!!..
30 Ocak 2008 Çarşamba
Sahildeki Bank
Puslu bir kış günüydü, hava her an yağmura dönüşebilirdi, rüzgar bulutları sürükleyip duruyor, insanlar hızlı hızlı yürüyorlardı...Kadın sahildeki boş banklardan birine ilişmişti, gözlerini kabaran denize dikmiş öylece bakıyordu.Aceleyle çıkmış bir hali vardı, başındaki eşarbı kaymış, beyaz düşmüş dalgalı saçları uçuşuyor, kulağındaki inci küpeside eşlik ediyordu.Mantosunun kürk yakasını kaldırdı korunmak için rüzgardan, elindeki annesinden kalma yakut taşlı yüzüğünü çevirerek kafasında bir şeyleri çözümlemeye çalışıyordu.
Evleneli 47 sene olmuştu, bir kız, bir erkek evlat büyütmüş, torunları olmuştu, eşiyle mutlu bir yaşam sürmüştü.Eşi de gezmeyi, eğlenmeyi sever, eviyle, eşiyle iligili bir insandı, hoş fazla konuşmayan, sakin bir yaradılışı vardı ama yinede severdi eşini.Oysa artık onu görmeye tahammül edemiyordu.Herşey on yıl önce kendini emekliye ayırmasıyla başladı, dükkanı kapattı ve eve gelip oturdu.Günlerce evden dışarı çıkmazdı ve bu durumdan ne sıkılır, nede mutsuz olurdu.Salonda aynı koltukta oturur sigarasını içer, gazetelerini okur ve bütün gün televizyon seyrederdi.Artık katlanılmaz olmuştu, eşi dostu, komşuları ayaklarını kesmişlerdi, çünkü adam salonda bir köşe yastığı gibi ruhsuz bir şekilde oturmaktaydı.Kadın bu duruma artık bir anlam veremiyordu, hiç bir sağlık sorunu yoktu ama evin dışında bir yaşamıda yoktu ''insan bir alış verişe gider, yürüyüş yapar, arkadaşlarını görmek ister ama yok'' dedi içinden.Yaşıtlarını düşündü, yazın tatile giderler, kışın kaplıcalara giderler, eşleri evin işlerine yardım eder, dahada olmazsa kol kola gezerlerdi ama kimse onun gibi oturup durmuyordu.İçini yine bir sıkıntı aldı, kızıma gitsem dedi, torunlar , damat, gözünde büyüdü, oğlana gitsem dedi, gelininin mesafeli duruşu geldi aklına.
Kafasını kaldırıp denize baktı, bu saatten sonra bu adamı boşayacak değilim ya dedi kendi kendine.Yenik,yıkık,sıkkın denize baktı, o da griler içindeydi yüreği gibi.Çanakkale'deki çocukluğu geldi aklına, ne severdi yüzmeyi, gezmeyi, oysa şimdi can sıkıntısıyla bakıyordu denize...Beyaz köpükler çağrıyordu sanki onu, gel diyordu deniz, kulaklarını tıkadı bu sessiz çağrıya, evde ekmek yok, acıkmıştır dedi, yavaşça kalktı banktan, bir kez daha baktı denize, sanki teşekkür ediyordu derdini dinlediği için ve ağır adımlarla kendini rüzgara bırakarak yürüdü...
Sofi'den bir öykü...
25 Ocak 2008 Cuma
Yürüyüş Manzaraları
23 Ocak 2008 Çarşamba
Gezenti Sofi
Pazartesinden beri sabahları komşumla yürüyorum, yalnız yürümek istemiyordum teklif edincede hay yaşayasın dedim, körün istediği tek göz, Allah verdi iki göz hesabı başladık sabah 8'de, Beşiktaş'tan Arnavutköy'e yürümeye, gidiş dönüş 2 saat sürüyor, deniz havasıda alıyoruz harika! İlk gün sol bacağım isyan etsede alıştı, yıllardır masa başında oturduğumdan bunu yapmayı çok istiyordum, sürdürmeye çalışıcam, azimliyim. Salı günü Ataşehir'de Melek'teydik, aşure yapmış bizi çağırmıştı, gitmezmiyiz:) Annemin bir lafı vardır ''kadınlara ay'da düğün var demişler oraya bile gitmişler'' MMM aşureler nefisti, börekte, salatada, yürüyorum ya, yiyebilirim ( mantığa bak )
Ataşehir'den döndüm, oğlum hadi anne Bayrampaşa İkea'ya gidiyoruz dedi, manevi babası Nadir bey ve sevgili eşi Şükran'la gitmezmiyim, hemde çoktandır motora binmemişim, özlemişim, tam teçhizatlı vaziyette uçtuk.Şükran salonu sıfırdan yapmış çoğu malzeme İkea'dan ve harika olmuş, yine bir kaç parça aksesuar aldılar, meşhur köftelerinden yedik ve her tarafı sıkı bir incelemeye tabi tutarak gezdik.Mutfak eşyaları kısmında resimde çelik kasemin üzerindeki o aparatı gördük, anlamadık önce ama ilginç geldi, bu yarım ay şeklinde her tür tencereye ve kapa uyabilen bir süzgeçti, son derece fonksiyonel bir tasarım, kevgirdi, süzgeçti gerek yok, makarnayı, haşladığın sebzeleri , yerleştir kabın üstüne süz. ( ne reklam yaptım ama ) 7.95 YTL.
Birde sürahi aldım, bunları motorda sırt çantasında taşıyarak getirdim, hasır koltuklar vardı ve çok ucuz (40 TL. ) bayıldım!
Bugünde Üsküdar'da yürüyelim dedik, iskelenin yanında gemi de kitap satışı yapılıyordu, kitap aldım.Evvel Zaman İçinde adlı siteden isimlerini bildiğim ve keşke okusam dediğim kitaplar önüme çıktı, Filibeli Ahmet Efendi- Amak-ı Hayal ve Şeyh Şadi Şirazi- Gülistan.Gelmişken keşfetmek lazım, Aziz Mahmut Hüdai Camisi, Gülnuş Valide Cedid Camii, Üsküdar'ın çarşısı, hadi birde çay içelim, vakıflardan kırma zeytin alalım derken bu soğukta akşamı ettik.İnanılmaz keyif aldım, motorla karşıya gidip gelmek bile yeterli, İstanbul sana griler bile yakışıyor, denizin orta yerinden baktığında nasılda sakinsin ama damarların ne deli akar, hatta kalbin bunu nasıl kaldırır bilemem, için tık nefes olmuştur da yine de zamana direnir güzelliğin...
Kendimi her aynaya baktığımda beslemelere benzettiğim saçlarımıda sabah sabah kestirdim kendi berberime, kısacık ve bir mutlu oldum ki, artık aynalar bana aha bu sensin diyor, kendimi buldum ya...
Yine çok bıdı bıdı yaptım, Degree 5 yıl sonrasına mektup yazıcam, düşünüyorum, düşünüyorum...
Şafak 100
21 Ocak 2008 Pazartesi
Mim
17 Ocak 2008 Perşembe
Geç Gelen
Sabah güneşi ılık ılık evin içine giriyordu taze bir nefes gibi, yaşam bir gün daha hediye ediyordu.Kadın mutfak kapısını açıp verandaya çıktı, günü, önünde alabildiğine uzanan maviliği ve yeşilin her tonunu selamladı.Başında hasır şapkası, çiçekli elbisesi ve parmak arası terlikleriyle mutfakla veranda arasında gidip geliyor, kahvaltısını hazırlıyordu.
Radyoda keyifli bir müzik bularak oturdu masaya, görüntüyü çekti içine önce sonra bir yudum çay, geçmişi düşündü canı acıdı, gözlerini domateslerine çevirdi '' susadınız değil mi? '' İyiki bu evi almıştı, bir balıkçı köyüydü burası, rüzgarlı olduğundan tatilcilerin pek rağbet etmediği ama o hayalindeki evi burda bulmuştu, yeşil ve mavi iç içeydi. Çalıştığı yıllar boyunca evin hayalini kurmuştu ve işte burdaydı.Tanrım! şeftali çiçek açmış yaşasın, kendi şeftalimi yiyeceğim dedi ve sevinç doldu yüreği.Sonra denizde balığa çıkmış kayıkları gördü, öğlen limana uğramak lazım dedi.Babası geldi aklına ne severdi balığı...Sonra çocukları düştü aklına gelirlermiydi bu haftasonu acep, ne de özlemişti, bir ömür harcadığı meyveleriydi, hayat arkadaşlarıydı onlar.
Artık çoğu şeyi önemsemiyordu, hayatının çoğunu yaşamıştı, yaşlanmayı bile gönüllü kabul etmiş, sorumlulukları azalmış, kendince yaşayıp mutlu olabileceği kısa bir zamanı kalmıştı.Bir eşim olsa dahamı farklı olurdu herşey diye düşündü, bu yarım kalmışlık duygusunu içinden söküp atalı nice olmuştu oysa, baktı ki düşünceler doluşuyor kafasına çayını yudumladı, bir sigara yaktı, sevgiyle bahçesine baktı.Sofrayı öylece bırakarak minik sebze bahçesine yürüdü, musluğu açtı, hortumu eline aldı, ayakları çamura bulanmış, yaramaz çocuklar gibi sekerek maydanozların, domateslerin , salatalıkların, biberlerin içinde dolaşıyor suyun verdiği serinliği, enerjiyi hissediyordu, akşama balığın yanına tazecik salatada yaptım mı değmeyin keyfime, o ara yola ilişti gözü, aşağıdan bir araba ağır ağır çıkmaktaydı yokuşu, hasır şapkasını düzeltti, çiçekli elbisesi uçuşurken, çamurlu ayaklarıyla döndü işine. Birden bire bir el ensesine dokundu, kadın ürperdi, hasır şapkası başından kaydı, kısacık kızıl saçları uçuştu, döndü, şaşkınlık içindeydi, hortum elinden kaydı, su başıboş akıyordu ayaklarının dibinde ama o farketmiyordu bile çünkü gelen geçmişe gömülmüş biriydi, inanamadı, adam ona sımsıkı sarıldı,'' seni buldum '' dedi, yıllar öncesinden gelen bir ses, kadının içi sevgiyle doldu.Elini tuttu adamın, yanağını usulca öptü, verandaya doğru elele yürüdüler, paylaşılacak o kadar çok şey vardıki, bu akşam masa iki kişilik olacaktı...
Sofi'den bir öykü...

